|
SON DAKİKA
Tatvan'da Kaza:1 Ölü,1 Yaralı
Memurlar Bitlis'te Hayatı Durdurdu!
Bitlis'te 35 Korucu Silah Bıraktı!
Korucular İçin Geniş Çaplı Operasyon
Kürd Halkı Sevdalısını Unutmadı
Bedirhan Epözdemir epozdemir1@gmail.com
Kürd Halkı, 20 Kasım 2003 tarihinde gece saat 12.00 de Bilgi sayarının başındayken, bir beyin kanaması geçiren, Kürd Edebiyatının seçkin isimlerinden, ömrünü Kürd dili ve Kültürüne adayan, bilge insan, aydın ve entelektüel Feqi Huseyn Sağnıç’ı tüm tıbbı müdahalelere rağmen 12 mart 2003 çarşamba günü sabaha doğru kaybetti.
1990’lı yıllarda kurulan MKM, Kürd Enstitüsü gibi kurumların kuruluşunda ve yönetiminde görevler aldı. En son İstanbul Kürd Enstitüsünün yönetim kurulu üyesi ve fahri başkanıydı. Bu dönemde de bir çok gazete ve dergide ağırlıklı olarak Kürd dili ve edebiyatı olmak üzere sayısız makaleler yazdı. Çeşitli basın ve yayın organlarında röportaj ve mülakatları çıktı. Ulusal ve Uluslararası bir çok panel ve konferanslarda konuk konuşmacı olarak bulundu. Bir çok “şagirt” yetiştirdi. Her ne kadar bazıları lütuf edip söylemiyorsa da, büyük çoğunluğu mütevazılık gösterip, Kürdçe okuma-yazmayı Ondan öğrendiğini söyleyen, eli kalem tutan, yazıp-çizen ve yapıtlar veren bir sürü insan yetiştirdi. O, mücadelede sıfırın altından sıfıra, sıfırdan sıfırın üstüne erdemlice yürüyen ender kişilerden biriydi. Engin bir hafızası vardı. Beyni bir “Bilgi sayar” gibiydi. Yüzlerce şiiri, hikayeyi, tarihi olayı ve anıyı bu hafızada bulmak her an olasıydı. Kendine has uslubu ve anlatımıyla gerektiğinde en ince detaylarıyla bıkmadan ve yorulmadan anlatırdı. Bir meseleyi anlatmaya çalıştığı zaman, ya bir hikaye ile, ya bir fıkra ile, ya da bir şiirle başlardı ve aynı tarzda öyle bitirirdi. Yazmaya ve araştırmaya oldukça meraklıydı. Son yıllarda, zamanın yazmaya yetmediğini söyler ve geçmiş yıllara hayıflanırdı.Yazmak, bir tutku olmuştu onda. Bazı günler 15-16 saat aralıksız yazardı. Genel olarak yazmanın ve okumanın revaçta olmadığı bir toplumda, bir ilki gerçekleştirdi, Kürd yazın tarihinde. Yazarken yaşama nokta koyan, bir Kürd yazar olarak. Beyni bu ağır yüke dayanmayıp artık işlev göremeyen, parmakları tuşlara vuramayan ve yazmaya doyamayan birisi olarak, tarihe geçti, vedasız- elvedasız ayrıldı aramızdan. Hemde son yıllarda üzerinde titizlikle çalıştığı ve basımını göremediği, komadayken basımdan çıkan ve sevgili Hasan Kaya tarafında yatağına götürülen ve bir çift gözyaşı ile selamladığı son yapıtı 700 sayfalık “Dîroka wêjeya Kurdî” (Kürd Edebiyat Tarihi) yi görmeden, selamsız-sabahsız, bir kez daha bana” ölüm adın kalêş olsun” dedirten hüzün dolu bir isyanla baş başa bırakarak gitti. Bugüne dek yayınlanan yapıtları şunlardır; Hêmana Rêzimana Kurdî-1991(Kürdçe Dilbilgisi), Pêşerîya Hewisîna Zmanê Kurdî 1-1991-(Kürdçe Öğrenme Metodu 2), Pêşerîya Hewisîna Zmanê Kurdî 2 –1992- (Kürdçe Öğrenme Metodu 2),Yûsiv û Zuleyxa-1998-(Arap harflerinden latin harflere düzenleme), Çîrokên Kurdî-1999- (Kürdçe fabl, derleme), Portreler-2000-(Kürd siyasi şahsiyetler), Dîroka Wêjeya Kurdî-2002- (Kürd Edebiyat Tarihi). Bir gün Mamosta Feqi ile ilgili bir yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim. Şu anda da onun zorluğunu çekiyorum. Bazı nedenleri var bu zorluğun. Genel anlamda söylersek, ölen birisinin arkasından yazmak, zaten elemdir, hüzündür. Eğer öleni yakından tanıyorsanız, acıları, özlemleri, sevdaları beraber paylaşıp, omuzlamışsanız, eleminiz, hüznünüz katmerleşir. Parmaklarınız işlevsiz kalır, gözleriniz görmez, dünyanız alt-üst olur. Bir başka zorluğum daha var benim. O da aramızdaki Kayınpeder-Damat ilişkisi. Gerçı yaşamı boyunca biz hiç bir zaman bu noktada biribirimize bakmadık. Ama olsun bu da bir realite. Ve bu realite bugün bana bu yazıyı özgürce yazmama bir engel. Bu nedenle diyorumki; keşke aramızda bu ilişki olmasaydı. O’nu özgürce ve dilediğim gibi yazabilseydim. Ama gel- görki, gerikalmışlığın yarattığı değer yargıları, algılama, değerlendirme ve gerilimler, insani bir takım doğal şeylerden mahrum bırakıyor ve adama zorunlu keşkeler dedirtiyor. Simsarların ve Kabızmalların cirit attığı bir toplumda, kişiliklerin müritler tarafında yoğrulduğu bir ortamda, özgürce yazmanın ve anlatımın nemenem bir bela olduğu acıda olsa bir gerçek. Bir zorluğum daha var benim. Oda yukarıdakilere ek olarak, O’nun kişiliğinde kaynaklanmaktadır. O yaşamı boyunca övünmeyi, böbürlenmeyi hiç ama hiç sevmedi. İçi boş, kof şeylere pirim vermedi. Kendisinden, yaptığı değerli çalışmalardan azıcık olsun bahsettiğiniz zaman rahatsızlığını ve tepkisini anında gösterirdi. Kendisini abuk-sabuk şeylerle eleştirenleri, eleştiri adına karalayıp, çamur atanları bile gülümseyip geçerdi. Hep sessiz ve derinden giderdi. Kişilerin yaptıkları çalışmalarla değerlendirileceğini, tarihçilerin ve toplum bilimcilerinin bir gün mutlaka her şeyi ve her kesi yerli yerine oturtacağından hiç bir zaman kuşku duymazdı. Belki de Onun özelliklerini algıladığım gibi yazarsam, mutlaka mütevazılığını gösterir diyorum; şimdi yattığı yerde tüm bunları yazdığım için tepki gösterir, diye zorlanıyorum. Ama olsun, Ondan özür diliyerek, yazma özgürlüğümü kullanmak istiyorum. Sevgi dolu, kendisiyle barışık bir insandı. Küsmenin, darılmanın, kızgınlığın acizlik olduğunu söylerdi. Büyük bir ikna gücüne sahipti. Yumşak bir üslubu vardı. Saatlerce bıkmadan, yorulmadan tartışırdı. İnançlarından zere kadar ödün vermezdı. Ama hoşgörüyü de elden bırakmazdı. Bir gün Diyarbakır’a, Doğu Palas Oteline yatmak için gider. Otelciden yataklarının olup, olmadığını sorar. Otelci tek kişilik odalarının olmadığını, çift kişilik bir odalarının olduğu, ama o odada da bir gayri müslimin olduğu, eğer kendisi için bir sakınca olmasa o odada yer verebileceğini soyler. Feqi amca, bunun kendisi için bir sakinca olmayacağını söyler. Odasına çıkar, oda arkadaşıyla tanışır, sohbet derken, gece yarısına dek tartışırlar. Tartışmaktan yorgun düşerler, yatarlar. Sabahleyin otelin oturma odasında karşılaşırlar. Adam, Feqi Amcaya hitaben” Allah bir daha beni senin ve senin gibi birisiyle karşılaştırmasın” der. Feqi Amca şaşırır; “size karşı bir yanlışlık mı yaptım, sizi üzen bir davranışta mı bulundum” diye sorar. Adam, “hayır sizin bana karşı kırıcı bir davranışınız olmadı. Sizinle bir gece tartıştık, ben inançlarımdan yüzde elli kuşkuya düştüm. Korkarımki, bir gece daha beraber kalırsak inançlarımın tamamını yitiririm.” Diye yanıt verir. Bu örnek Mamosta Feqi’nin ne derece ikna yeteneğine sahip olduğunu bize kanıtlamaktadır. Bence Kürd aydın hareketine bir ilke daha imza attı. O da özellikle geri kalmış toplumlarda çoğu kez yanlış anlaşılan ve içi boşaltılan eleştiri anlayışıyla ilgili idi. Ona göre eleştiri, methetme ve karalama sanatı değildi. Eleştiri denilen kurumun anlamına uygun olarak içi doldurulmalıydı ve eleştirilen konunun alternatifi ve önerisi mutlaka olmalıydı. Onu tanıdığımdan beri, özellikle mektepli tayfası tarafından sözlü ve yazılı olarak, eleştiri perdesı altında karalama ve çamur atmalara hedef olduğuna şahit oldum. Bunların çoğu Türkçe düşünüp, Kürdçe yapanlardı. Çoğu kez neden bunlara yanıt verme gereğini duymadığını söylerdim. O, susmak bir yanıttır derdi. Susmayı yeğlerdi ve gerçeğin er veya geç kişinin yaptığı çalışmalarla yaşam tarafından kanıtlanacağını söylerdi. Çalışmamızın ama çok çalışmamızın gerektiğini, küçük işlerle vakit kaybetmememizi vurgulardı. Çalışan kişinin veya kurumun mutlaka hata ve eksiklerinin olabileceğini, çok çalışanın, çok hata da yapacağının doğal olduğunu söyler, dururdu. Bu nedenle hata yapmaktan korkmamak gerektiğini söylerdi. Tüm bunları söylemde bırakmadı, eylemde de kanıtladı. Halkçı bir insandı. Halktan gelmişti, bu nedenle halkı, onun özlem ve taleplerini iyi algılamıştı. Halkın nabzını iyi tutuyordu. Halk dalkavukluğuna, popilizimine şiddetle karşıydı. Hep ucuz değerlendirmelerden uzak durdu. Bu nedenle masa başlarında yapılan polemiklere pirim vermedi. Hep halka gitti, halkla yaşadı ve onlardan biri olduğunu hiç bir zaman unutmadı. Bu kadirşınas halka hepimizin diyet borcu olduğunu bir kez olsun aklında çıkarmadı. Birileri hep, her zaman, her yerde Onun, kendi tayfalarında olduğunu ısrarla söyledi. Belki O da zaman-zaman yaptığı çalışmalarla bu manalara gelecek sinyallerin oluşmasında katkıda bulundu. Diyer birileride ısrarla Onun, o tayfalarda olduğunu gorüntülemek istedi. Ama O hep milli takımda oynadı, oynamak istedi. Elbetteki milli takımın profesyonel oyunculardan oluştuğunu da unutmamak gerekir. Hiç bir ideolojinin mahkumu olmadı. Onun tek bir ideolojisi vardı; o da Kürdlük ideolojisi. Bu nedenle diyoruz; Kürd doğdu, Kürd yaşadı ve Kürd olarak ebediyete göç etti. Ama bana sorarsanız; Feqi Huseyn Sağnıç’ın bu uzun, ince yürüyüşte, bu ateşten gömlek olan mücadelede en önemli rolü ne oldu? Ben hiç kuşkusuz, şunu rahatlıkla söyliyebilirim; O, klasik Kürd tarihi ile çağdaş Kürd tarihi arasında bir köprü görevi gören ender kişilerden biriydi. Yani Kürd mücadelesinde önemli bir işleve sahip olan medrese ile çağdaş olanı birleştirmede bir bağ olma görevini gördü. Mamosta Feqi, çalışmasıyla, mücadelesiyle, anlayışıyla ve yapıtlarıyla incelenmesi gereken, üzerinde durulması gereken tipik bir Kürd aydın tiplemesidir. O, son elli yıllık tarihimizin, siyasetimizin, dil ve kültür kavgamızın ücretsiz emekçisi, gösteriden uzak taşıyıcısı, canlı tanığı ve büyük bedeller ödeyen sanığı oldu. Bu nedenle incelenmeye değer. İnanıyorumki, geleceğin toplum bilimcileri, tarihçileri ve eleştirmenleri görevlerini yapar, yaşamından sonuçlar çıkarır ve Onu objektif olarak gelecek kuşaklara aktarırlar. Peki bu kahırlı, ama bir o kadar da onurlu kavgada Feqi Huseyn Sağnıç’ın hiç mi hatası olmadı ? Olmaz, olur mu ? Olmaz demek, bizzat Onun anlayışına ters. Çünkü O, çalışanın mutlaka hata da yapabileceğini söylerdı. Bu değerlendirmeyi de geleceğin tarihçilerine bırakalım. Mamosta Feqi, bir Kürd özdeyişini çok severdi. “Xortan bizanîya, kalan bikarîya” ( gençler bilseydi, yaşlılar yapabilseydi). Bunu sık-sık söylerdi. Trajedilerle dolu olan tarihimizin bir yansıması sanki bu özdeyiş, değil mi ? Sahi ne olurdu? Gençler bilseydi, yaşlılar yapabilseydi. Bu makale 981 kez okundu Yükleniyor...
|