|
SON DAKİKA
Tatvan'da Kaza:1 Ölü,1 Yaralı
Memurlar Bitlis'te Hayatı Durdurdu!
Bitlis'te 35 Korucu Silah Bıraktı!
Korucular İçin Geniş Çaplı Operasyon
Aydınlık bir gelecek için: KORKUYU YENMEK ZORUNDAYIZ
Bedirhan Epözdemir epozdemir1@gmail.com
Aydınlık bir gelecek için:
KORKUYU YENMEK ZORUNDAYIZ Adam, yıllarca korku belasıyla boğuştu, durdu. Hep korkularını dile getirdi. Bağırdı, çağırdı. Ne duyan oldu, ne de anlayan.Toplum geriydi, yozdu, çağdaşlıktan ve ileriden yana ne varsa hiç bir şeyden nasibini almamıştı. Duyarsızlık alıp başını gitmişti. Kofluğun, bağırmanın, çağırmanın, slogancılığın adı gelişmeydi, ilerlemeyidi. Müritlerin zikir âlemlerinden, azda olsa var olan sağlıklı sesler duyulmuyordu, boğuluyordu bu hengâmenin içinde. Her başını yastığa koyan hayaller kuruyordu, renkli rüyalar görüyordu. Hayaller ve renkli rüyalarla uyananlar, sabahın alaca karanlığından, gün batımına dek; özlemlerinin, sevilerinin, düşlerinin yaşam bulması için didiniyorlardı, çırpınıyorlardı. Belki de en çok onlar hayallerin, özlemlerin o tadına doyum olmaz düzeyine eriştiler. Ama yaşamın pratik gerçekliği ile hayaller ve rüyalar apayrı şeylerdi. Birbirlerine tezattı. Acımasızdı, yaşamın hoyrat yasaları. Okşuyordu, seviyordu zaman-zaman. Ya sonunda ? Afetmiyordu. Ve hırçınlığını çekinmeden, bağıra-bağıra, herkesin gözlerinin içine baka-baka haykırıyordu. Zikir aleminin coşkusuna kapılan müritler, tınmıyorlardı, duymuyorlardı. Sersemleşmişlerdi adetta. Sağırdılar, sanki. Kendilerine özgü bir dünya yaratmışlardı. Varları, yokları bu gizemli dünyanın içindeydi. Tanrıları, güneşleri ve hata beyinleri bu gizemli dünyanın kapsama alanı içerisindeydi. Seviler, özlemler, umutlar, sevdalar bu alanda döllenmeye yatmıştı. Her şey bu gizemli dünyaya endekslenmişti ve endekslenmeliyidi. * * * Yaşam akıp gidiyordu. Kavga acımasızdı. Havalar bulutlu, hüzün dört bir yanı sarmıştı. Hazan yaprakları boynu bükük, sessiz ve derinden dökülüyorlardı. Kara bulutlar zalim bir kışın habercisi olarak pervasızca yayılıyorlardı. Kimse duymuyordu, görmüyordu, tınmıyordu. Ve zikir ve ayındaki coşku son kerteye ulaşmıştı. Ama adam hala korkuyordu ve korkmaya devam ediyordu. Korkunun başa bela ve ecele faydasının olmadığını bile-bile, iliklerine kadar yaşayıp, görüyordu, bu belayı. Bağırdı, çağırdı. Korkusunu yenmede kendisine yardım edebileceklerden medet umdu, aylarca, yıllarca....Ama ne bir ses, ne de bir nefes. Geri kalmışlık bir bela. Hep söylendi, durdu. Kendisini hep bununla avuttu ve halende avutmaya devam ediyor. Belki de bir teselli bu, onun için. Birde şunu tartıştı hep kendi-kendisiyle. Bilebildiği kadar mukayeseler, muhasebeler yaptı. ileri-çağdaş toplumları gözlemledi bir süre. Belalar-kadalar varmıydı onlarda da? Korkuyu yenmişlermiydi genel anlamda ? Uzayıp giden sorular hep birbirlerini kovaladılar... Sonra korkunun sosyo-psikolojik yapısını, negatif ve pozitif yanlarını kurcaladı, uzun süre adamın kafasını. Sonuç; çözümsüzlük. Ama bir noktada netleşti; Geri kalmışlığın geriliminde döllenen müritlik halende güne ve gündeme damgasını vurmaya devam ediyor, son hızıyla. Doğrular tutsak, beyinler kuşatılmış, diller kilitli, kalemler icazetli ve siyaset emir-komuta zincirine mahkum, el-pençe esas duruşta. Ve Ulusal Kurtuluşçular, ulusal kurtuluş adına ulusal beyinleri kurşunlamakta. Özgürlük tutsak, demokrasi boğazlanmakta köşelerde-bucaklarda. Nereye kadar gider bu? Bilmem ki.... Niye yazıyorum tüm bunları? Hayal mi görüyorum, yoksa rüyalar âleminde miyim? Belki de gerçek. Yanıtları siz verin. Eğer karar verme yetiniz varsa, korkuyu yenebilme erdemliliğini göstere biliyorsanız, o halde hep beraber seferber olalım. Ha, ne dersiniz? Yoksa tümden ilgisiz veya bilgisizimsiniz olanlardan? Duyularınızı yitirdiniz mi? Duyarlı değilmisiniz? Lütfen ama lütfen yanıt verin tüm bunlara. Yanıtlarınız arı ve duru olsun. Budur, “özümüz ve sözümüz”deyin. Deyinki, yine yıllar heba olmasın. Umut tacirleri kahrolsun ve bir daha canlar alınmasın, kanlar dökülmesin. Bir kezde barış yengiyi tadsın. Savaş, bir daha geri gelmemek üzere inine girsin. Müritler, kaçacak delik arasın, inananların sesi yeri-göğü inletsin. Özgürlük tutsaklıktan, demokrasi boğazlanmaktan, ulusal beyinler kurşunlanmaktan kurtulsun. Haydi, daha ne duruyorsunuz? Konuşun, teprenin, bağırın. Korkuyu, yendik deyin bir kez. * * * Adam, bu muştuların özlemiyle yaşamaya inatla devam ediyordu. Bir zamanlar “Korkuyorum” başlıklı bir yazı yazmıştı. Olumlu ve olumsuz eleştiriler almıştı, sözüm ona. Itibar etmemişti, olumlularına da, olumsuzlarına da. Çünkü, bunların tümü eleştiri adına karalama ve methiyelerdi, Ona göre. Bir kez daha yıkıldı. Eleştiri denilen ince ve usta sanatın içine düşürüldüğü sefalete üzüldü. Geri kalmışlıktan ve köylülükten herkes nasibini alırda, eleştiri almaz mı? Moralı bozulmadı, desek yalan. Alt-üst oldu zaman-zaman dünyası. Ağır hasta olan ve günlerini sayan bir samimi dostundan bir telefon aldı, bir gün. Mutlaka yazmalısın, diyordu dostu Ona.Varsın yayınlanacak yer bulunmasın, ama bir gün bulunur, okunur ve anlaşılır,diyordu, ısrarla. Bu sözler, kırılan umutları kamçılamıştı. Kısa bir süre sonra dostu öldü. Dostunun ölümü, adamı derinden sarstı. Şimdi, Onu azda olsa anlayan bir dosttan da mahrum kalmıştı. Eli-ayağı tutuldu bir müddet. Ama tüm bunlar duygularını dile getirmeye engel olmamalıydı. Karar verdi, yazmaya. Hiç bir şey olmasa bile sevgili dostunun vesiyetini yerine getirecekti. Önce neden ve niçin korktuğunu bir kez daha yalın olarak dile getirmeliydi. Korkularını şöyle dile getirdi; * * * Evet, yine itiraf ediyorum ve korkuyorum. Üstelik korkularım, son dönemlerde daha da çoğalarak devam ediyor, tüm hızıyla. Çünkü daha önceki korkularımın emareleri gittikçe su yüzüne çıkmaya başladı. Şimdi korkularımın sonuçlarının doğru çıkacağından daha bir korkuyorum. Tüm bunlarla ilgili karar vermede azadsınız. İster tespitlere katılır, isterseniz dudak büker geçersiniz İster afaroz edersiniz, ister “korkak” deyip yine yiğitlik taslarsınız. Artık bu özgür irade ile mi olur, özürlü bir irade ile mi olur. Onu da bilemiyorum. Ama ben yine korkuyorum. Hava yine bulutlu, her yer dumanlı. “Kurt dumanlı havayı sever “ derler ya...Kurdun insafına kalmış, halımız ve de ahvalımız. Yine bir kuru gürültü, yine kof sesler, red ve inkarlarla örülmüş hedefler sarmış dört bir yanı. Kim nerede, ne dedi, ne diyor ve ne diyecek belli değil. Bir yarış var. Adına ne derseniz deyin. Müritler şaha kalkmış. Sesi kısılan zikir yorgunları, yerlerini yeni bezirganlara terk eylemişler. “Dost kucağında yalan-dolan” ve müritliğin tadını çıkarmaya çalışan kükreyen aslanlar. “Kibritlerimiz ıslandı”. Hey! Hawar, yanmıyor, eleman. Bir yarıştır, almış başını gidiyor, anlamsız ve yetisiz. Nereye, niçin, ne Kadar? Belli değil. Korku duvarları, sahte coşkularla örülüyor. İçerik, yerini şekilciliğe zorunlu olarak terk eylemiş. Methiyeler, kof, içeriği boş slogansı haykırışlar revaçta. Yeni buluşlar, yeni icadlar. Ve sözüm ona aydınlar, aydıncıklar. Oturmuşlar gaz lambasının altında bir nazlı gelin edasıyla dantel işliyorlar. Yeni icadlara ve bedenlere gelinlik elbiseler biçiyorlar. Ve nazlı bir coğrafya ve Onun şen-şakrak çocuklarının umutları, özlemleri hançerleniyor. Gelecek, kişilere kurban edilerek, pervasızca karartılmak isteniliyor. Ne bir ses, ne bir nefes. Way li min, hawar!...Korkuyorum. Bu makale 2239 kez okundu Yükleniyor...
Yorumlar yüklenirken lütfen bekleyiniz...
|