|
SON DAKİKA
Bitlis'te 35 Korucu Silah Bıraktı!
Korucular İçin Geniş Çaplı Operasyon
Bitlis'te 6 Korucu Kaçırıldı!
Bitlis'te Neden Kiler Market Yok?
Selahattin Demirtaş İle RöportajYurtdışında demokratik havayı teneffüs edince bir anda demokrat kesiliyorlar ama Türkiye’ye geldiklerinde iktidarın vermiş olduğu hırs ve rejimin yarattığı duyguyla sisteme sarılıyorlar.
Mutki’de gerçekleştirilen kazılara Türkiye kamuoyunun yaklaşımı sizce nasıl? Bu durumda siyasetin “duvarların yıkılmasını” göze alamadığının bir göstergesi mi? Tabii ki böyledir. Baraj duvarındaki bir çatlağın barajı yıkacağı ve barajın biriktirdiği suyun bir sel haline geleceği kadar açık bir durumdur. Mutki olayı barajdaki küçük bir çatlaktır. Bu sadece Erdoğan için değil; Kılıçdaroğlu için de böyledir. Kılıçdaroğlu, Devletin suçları ortaya çıkmaya başlarsa, bu işin CHP’nin ilk dönemine kadar gideceğini biliyor. Çünkü CHP de bundan suçludur. Kürt coğrafyasında işlenen suçlardan, Dersim’den, Zilan’dan, Ağrı’dan CHP de suçludur. Bu yüzden, ortak suçlarını el birliğiyle örtmeye çalışıyorlar. Bosna-Hersek Devleti, iç savaş döneminde katledilerek toplu mezarlara gömülenlerin kim olduklarının öğrenilmesi için bir fon açarak, DNA ve veri merkezleri kurdu. Benzeri bir çalışmanın Türkiye’de yapılmasına nasıl bakıyorsunuz? Biz de benzeri alternatifler üzerinde duruyoruz. Eğer bu çalışmalar merkezileşmezse, üstünü örtüyorsunuz demektir. Şu anda hükümet bu işin üstünü örtüyor. Bütün kayıpların, kayıp yakınlarının bilgilerinin buluşacağı bir DNA merkezi ve DNA Bankasının içinde olduğu bir veri merkezine ihtiyaç vardır. Bununla beraber, bu başvurular ve şikayetlerle uğraşacak özel yetkili savcılar olmalı. Aksi takdirde Mutki kazısında olduğu gibi, işi ilçe savcılarına bırakır, belediye kepçeleri ile kazır ve İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderirseniz; bunun anlamı biz bu işleri örtüyoruz demektir. Hükümetin hali hazırda işi yürütme tarzı budur. Devlet sadece cesetleri çıkarmakla mı yetiniyor? Kısmen. Devletin yaptığı ihbar olan yerlerle ilgili yüzeysel çalışma yürütmektir. Yapılan kazılar ihbarla, zorla, baskıyla, inatla ve hukukçuların girişimleriyle gerçekleşmektedir. Bugün hükümetin, nerede bir toplu mezar olduğu, bu mezarlarda olanların kimliklerini belirleme gibi bir çalışması yok.
Başbakan Erdoğan’ın İsrail devletinin Filistin halkına yönelik saldırılarına karşı hassas bir yanı olduğu yadsınamaz. Mutki kazıları çerçevesinde iktidar ve Başbakanın benzeri bir hassasiyeti gösterdiği söylenebilir mi? Filistin meselesi, Başbakan Erdoğan için Yahudi inancındaki gibi bir “Ağlama Duvarı” mı? Tabii ki. Filistin halkı mazlum bir halk. Türkiye toplumu Türküyle, Kürdüyle Filistin halkını destekliyor. Başbakan da bunu iyi bildiği için sürekli bunu kullanıyor. İsrail zulmünden siyasi çıkar elde ediyor. Bu da söylediğinize benzer bir şey. Türkiye Ottawa sözleşmesine imza atarak, 2012 yılına kadar ülke genelindeki tüm mayınları temizleme taahhüdünde bulundu. Bu taahhüt yerine getirildi mi? Mayınsız Türkiye Girişimi gibi bu konuyu yakından takip eden sivil toplum örgütleri var ve yayınladıkları raporlarda mevcut durum açıklanıyor. Türkiye bu çalışma için ne fon ayırdı, ne çalışma yaptı, ne de en küçük bir taahhüdünü yerine getirdi. 2012 yılı geldiğinde, Türkiye tek bir taahhüdünü yerine getirememiş ülke olarak uluslar arası arenada hesap vermek durumunda kalacaktır. Dolayısıyla bu durum Türkiye’nin uluslar arası sözleşmelere uymadığının ve bunları hiçe saydığının göstergesidir. Türkiye insan hak ve hürriyetleri konusundaki uluslar arası hiçbir sözleşmeye uymuyor. Türkiye ne Lozan’ı, ne İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini, ne Çocuk Hakları Sözleşmesini, ne İLO’yu, ne de Ottawa sözleşmesinin gereklerini yerine getiriyor. Ancak Türkiye kendini uluslar arası arenada kendisini iyi pazarladığı ve ülke kaynaklarını boşa harcadığı için bunları geçiştirilmesine zemin hazırlıyor. İran’ın Zenjan kentinde 14 yaşındaki M.R.E. adlı bir Azeri Türkü, duvara “Ben Türküm ve Anadilim Türkçe” yazdığı gerekçesiyle hapis cezasına çarptırıldı. Başbakan’ın İran’da yaşanan bu ve benzeri hak ihlallerine karşı tavrı nasıl? Sayın Başbakan’ın İran Devlet Başkanı Ahmedinecat ve İran rejimi ile arası çok iyi. Sadece İran değil, Mısır, Suriye, Ürdün, Tunus gibi baskı rejimi ile yönetilen ülkelerle Başbakan’ın arası çok iyi. Başta İran olmak üzere bu ülkelerdeki insan hakları ihlallerine en ufak bir tepki göstermedi. İran’da yaşanan idamlar, infazlar ve hak ihlallerinden dolayı Başbakan’ın Filistin hassasiyetini gösterdiğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla İran’daki bir Türk’ün hak ihlaline uğramasına Başbakan gıkını çıkaramaz. Bu ülkelerle demokratik bir ilişki ve hukuku yok Başbakan’ın. Milli eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Irak Kürdistan Bölgesinde yaptığı ziyarette bazı okullarda Kürtçe ve Türkçe eğitim yapılmasını öğrenciler açısından “büyük bir şans” diye nitelendirmişti. Bu durumda Türkiye’deki Kürt çocuklar şanssız mı? Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin tamamının iki yüzlü yaklaşımlarının bir örneğidir. Bunu sadece Nimet Hanım’a indirgersek, Nimet Hanım’ın hakkını yemiş oluruz. Tarih boyunca bütün yöneticiler bu iki yüzlülüğü yapmıştır. Mesela Nimat Hanım’a “Gittiğiniz ülkenin adı neydi” diye sorsanız Kürdistan diyemez, onu söylemez, söyleyemez. O okul neredeydi diye sorsanız,”Kuzey Irak” diyecektir. Oranın Kürdistan olduğunu bile kabul etmeyecektir. Bu kadar inkarcı, asimilasyoncu ve ırkçılığa bulaşmış bir zihniyetten demokratik bir yaklaşım beklemek mümkün değil. Yurt dışında başka konuşur ama Türkiye’de Kürtleri asimile etmek için her türlü yalana-dolana sarılırlar. Dolayısıyla bu sadece Nimet Hanım’ın yaklaşımı değil, bir devlet yaklaşımıdır. Devlet yöneticilerinin yurt içi ve yurt dışı söylemlerindeki farklılık hakkında neler söyleyebilirsiniz?* Yurtdışında demokratik havayı teneffüs edince bir anda demokrat kesiliyorlar ama Türkiye’ye geldiklerinde iktidarın vermiş olduğu hırs ve rejimin yarattığı duyguyla sisteme sarılıyorlar. Kendi varlık gerekçeleri de rejimin varlığıdır. Rejim olmazsa bu tipler de yönetici olamazlar. O yüzden Türkiye’de rejime sarılmak zorundalar. Kendileri bir müddet;20-30 yıl kadar, yurtdışında yaşasalar daha iyi olur. 5 ay sonra yapılacak seçimlere yönelik partinizin milletvekili sayısı ve oy oranı konusunda bir hedefi var mı? Barajı aşabilecek formüller arıyoruz ve bunu aşabilecek bir potansiyelimiz olduğunun bilincindeyiz. Fakat seçmenlerimizin bir kısmı barajı geçemeyeceğimiz kuşkusu ve endişesi ile, “oylarımız heba olmasın” diyerek oy vermekten imtina ediyorlar. Bu nedenle potansiyelimizi ortaya çıkaramıyoruz ama bunun önüne geçecek alternatifler üzerine yoğunlaşıyoruz. Baraj olmazsa 80-85 milletvekili çıkaracak oy oranına ve tabana sahip bir partiyiz. Ancak, karşımıza dikilen anti-demokratik seçim kanunları nedeniyle bu potansiyeli açığa çıkarmakta zorlanıyoruz. İman gücü ile, halkımızın öz gücü ile çalışıyoruz. Hazineden destek almadan, halkımızın kuruş kuruş verdiği bağışlarla siyasi faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Bu zorluklara rağmen 2011 seçimlerinde, 2007 seçimlerine nazaran çok daha güçlü bir parti grubunu meclise sokacağız. Bundan eminiz. Posta Gazetesi Yazarı Candaş Tolga Işık’ın çanak antenler ve Kürt halkı arasında kurduğu bağ ile varmaya çalıştığı bir sonuç, Kürtler arasında infiale neden oldu. Yazar ışık ile geçmişten gelen bir tanışıklığınız olduğu biliniyor. Işık’ın yazısı sizde nasıl bir etki bıraktı? Candaş beyi öncelerden beri tanıyorum. Yazının yarattığı etkiden sonra görüştüğümüzde böylesi ırkçı bir yazıyı yazdığına kendisi de inanamıyor. Yazısının ırkçılık içerdiğini gelen tepkiler üzerine kendisi de fark etti. Yazıdan bir gün sonra beni arayarak, yazıdan dolayı özür dilediğini ve kendisini affettirmek istediğini belirtti. Fakat özür dileme biçimi tatmin etmeyince insanların da tepkisi dinmedi. Candaş beyin bu ırkçı yazının etkisinden ve damgasından kurtulması için daha ikna edici bir yazıyı kendisinden bekliyoruz.
Selahattin Demirtaş, 10 Nisan 1973'te Elazığ Palu'da doğdu. Babasının adı Tahir, annesinin adı Sadiye'dir. Avukat; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Serbest avukatlık yaptı. İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve Şube Başkanlığı görevlerini yürüttü. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye şubesi üyeliklerinde bulundu. Selahattin Demirtaş Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) kapatılmasından sonra kurulan Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) 1 Şubat 2010 tarihinde yapılan olağanüstü kongresinde başkanlık seçimlerini kazandı.Ortadüzeyde İngilizce bilen Demirtaş, evli ve 2 çocuk babasıdır.
İLGİLİ HABERLER
İlgili Haberler
|